<$Bl
<$BlÇarşamba, Mart 29, 2006>
<$Bl

Biliyorum, yemek tarifi benim işim değil (herkes iyi oldugu şeyi yazsın) ama bugün sevdiğim birinin bir miktar dogumgünü. Yemek yapmayı, özellikle kek-pasta yapmayı sevdiğini biliyorum. Onun için çikolatalı babkanın tarifini yazacağım.

Babka ne derseniz: Ben Seinfeld’i çok severim. cnbc-e’de ilk oynamaya başladığında seyretmeye başlamış (yıl 2000) ve bayılmıştım. Burası üzerine gelmeden birkaç önemli şey öğrenmiş oldum. Örneğin, özel tatlılar, ekmekler nelerdir. Bunlardan biri, belki de en önemlisi de ‘babka’.

Bir bölümde bir arkadaşlarından bir yemek daveti alır bizimkiler. Dördü birlikte giderler ve George “beni gördüklerine değil de götürdüğüm şeye mi sevinecekler yani?” ve “kola alıp gidelim” dese de bir pasta ve şarap almaya karar verirler. Elaine ve Jerry pastaneye giderler, Kramer ve George şarapçıya.

Pastanede çikolatalı babkaya karar verirler. “Hiçbir şey çikolatalı babkadan daha iyi değildir” der Elaine, ben de babkanın pek hoş birşey olacağını canlandırırım. [Bölümün devamında her zaman olduğu gibi hiçbirşey yolunda gitmez; sıra sorunu çıkar, son çikolatalı babkayı kaptırırlar; George kalın gore-tex montuyla pahalı bir şaraba çarpar, kırar, montu orada bırakmak zorunda kalır, vs. Davet evine gidip hediyeleri kapıdan verip dönerler sinirle.]

Babkaya buradaki ilk 1-2 yılımda rastlamadım ama hiç unutmadım. Sonra sevgili marketimde rastladım ve gerçekten hakkındaki sözleri hakediyormuş. Çikolatalı ekmek diyor bazıları tanımlamak için ama bence yetersiz bir tanım, farkli birşey o. İşte tarif:

Malzemeler:
Babka hamuru:
2 çay kaşığı maya
1 su bardağı süt,
2 yumurta,
3 su bardağı un,
¼ bardak sıvı yağ,
¼ bardak şeker,
1 çay kaşığı tuz

Çikolata içi:
1 bardak kakao (100 gr. bitter çukulata),
¼ bardak şeker, 2 kaşık (50 gr.) tereyağı,
¼ bardak süt, 1 çay kaşığı vanilya,
Yarım yemek kaşığı tarçın

Üst yüzey için:
1 yumurta,
¼ bardak pudra şekeri,
¼ bardak un,
1 yemek kaşığı tereyağ,
1 çay kaşığı tarçın,

Hamur için unu, şekeri, tuzu ve mayayı geniş bir kapta karıştırın. Yağı ve sütü tavada ılıtıp karışımın üzerine dökün. Mikserle yumuşayana kadar karıştırın, yumurtaları ekleyip 3 dk. devam edin.

Un serilmiş bir yüzeye alıp yumuşayana kadar 10-15 dk. kadar yoğurun. Yağlanmış bir kaba alın, yağlanmış yüzeyi yukarı çevirin ve iki katına kadar yükselene kadar 1.5 saat kadar dinlendirin.

Bu sırada az ateşte tereyağını eritin, kakao, şeker, tarçın ve sütü ekleyin. Çok az ateşte sürekli karıştırarak 15 dk. kadar pişirin. Vanillayı da ekleyin ve buzdolabında soğutun. Kakao yerine direk çukulata veren tarifler de var ama ağır olur diye tahmin ediyorum. Bir de bu karışıma çok az (1 çorba kaşığı) rom veya likör de eklemeyi öneren var.

Hamur iki katına ulaşınca unlu bir yüzeyde açın, yaklaşık 40 cm’ye 40 cm, kalınlığı da 3 milim kadar olsun. Çukulata karışımının çoğunu içte kalacak şekilde ekleyip rulo yapın. 1 yumurtayı çırpıp üzerine birazını sürün.

Sonra yarısının üstüne çukulata karışımının kalanını koyup diğer yarısının üzerine kapatın. Araları da bir güzel kapatıp burun.

Şimdi üst kısım için un, pudra şeker, 1 çay kaşığı tarçın ve tereyeğını bir güzel karıştırın. Hamurun üzerine once çırptığınız yumurtanın kalanını ve üst kısım karışımını sürün. Üzerini kapatıp 175 derece ısıda fırında 1 saat pişirin. Üstü koyu sarı olunca alıp soğutun. Ve yerken beni de anın. Nasıl olduğunu takip etmenin bir yolu da şu siteye bakmak (yalnız sıraları karıştırmışlar bazı yerlerde). Kolay gelsin ve afiyet olsun.
<$BlPazar, Mart 26, 2006>
<$Bl

Bu hikaye benim için çok hoş bir hikaye. Biliyorum, benden başka kimseye pek öyle gelmeyecek ama yine de denemek istiyorum.
Benim 10 yıldan fazla ömürlü bir kasedim var, bir yüzünde Dead Can Dance'in bir albümü (Aion) var. Çok sevdiğim, özel bir albüm. Bir de birkaç arkadaşımın bir oyununda kullanmıştık (Çağrılmayan Yakup). Neyin kimin olduğunun daha muğlak olduğu yıllar, provalar ve oyunlardan sonra kaset bende kalmış. Sizin anlayacağınız, ben birinin kasedine el koymuşum. İlahi bir müzik, o zamandan beri yanımda taşırım. Ama düzensiz bir kayıt. İlk yüzünün ortaları Dead Can Dance, o yüzün sonu ve 2.yüzün başları başka bir albüm. Almanca bir pop albümü gibi birşey.
Ben de yıllar boyunca bu ikinci albümü gayet gereksiz görüp ileri sarıyordum. Sonra sıra ona gelince kapatmamaya başladım. Zamanla da o albümün etkisi altına girmeye ve özellikle o kısmı dinlemeye başladım. Sersemletici, hipnotize edici, atmosferik bir müzik. Bu süre boyunca ne olduğunu bile bilmiyorum ama.

Sonra iki ay kadar önce lise grubumdan bir arkadaşım bilmediği bir şarkının sözlerini google'da arayıp ne olduğunu bulduğunu anlattı. Basit ama yine de dahiyane geldi. Ama yapmadım o zamandan beri çünkü bir yandan biliyorum ki sözleri anlaması imkansız gibi birşey. Arada İngilizce kelimeler duyuyorum sanki ama söyleyiş Alman ağzı gibi, sözlerin de çoğu Almanca olmalı.
Ve dün yine lise grubumdan başka biri bize haftalık müzik paketini göndermiş. Cocteau Twins'in bir albümünden parçalar. Anlatırken "Kendinizi seyrettiginiz bir film ya da dinlediginiz bir parcada neyin nasıl anlatildigi gibi dusuncelerin cok disinda, bizzat eser sahibisi tarafindan yaratilan bir atmosferin ortasinda buluverdiniz mi hic?" demiş. Direk o albümü hatırladım bu sözlerden. Tam böyle hisler uyandırıyordu bende. Sonra gönderdiği ilk şarkıda farkettim: aynı kadın vokal. Evet, bildiniz: Cocteau Twins'miş. Ne olduğunu biliyoruz artık, bir tek hangi albüm olduğunu öğrenmek kaldı.
Şarkıların 'eşantiyonlarını' yayınlayan yerlerden dinleyip öğrenmek çocuk işi de benim içimde o bahsettiğim konusu kalmıştı. Kasetteki şarkılardan zar zor 3 kelimeyi ayırt edip aradım, Cocteau Twins - I Wear Your Ring (hoş bir şarkı ismi), albüm Heaven or Las Vegas.

Ben sadece isimlerini bilirdim. '80'lerin başından 90'ların ortasına kadar üretmişler, sonra grubun özünü oluşturan çift birbirlerinden ayrılınca grubun da sonu gelmiş. Şimdi daha çok Elizabeth Fraser'ın kişisel çalışmaları var. Lord of The Rings'te de birkaç şarkı söylemiş. Grubun şarkı sözleri, neler söyledikleri, ne anlama geldiği çok tartışılmış. Bu arada grup İskoç, farklı ağızlarının bir nedeni o, bir nedeni de Elizabeth Fraser'ın 'kendince' söylemesi.

Bu kadar sözden sonra biraz da müzik diyoruz. Önce Dead Can Dance her zamanki gibi farklı bir şarkı söylüyor: Cantara
Şimdi de resmi sitelerinden iki şarkıyla Cocteau Twins karşınızda:
Heaven or Las Las Vegas
Violaine
Bunlar şarkıların kısa versiyonları veya farklı düzenlemeleri. Bu kadar dinlemenin Cocteau Twins'i tatmak için yetersiz olduğunu eklemek istiyorum canım dinleyicilerim. Haftaya bir başka programda buluşmak üzere hoşçakalın derken meraklısına Cocteau Café'yi de tavsiye ederim.
<$BlPerşembe, Mart 23, 2006>
<$Bl
Daha önce yazdığım gibi geçen hafta bir gün 29 dereceydi burası (yes, Celcius) [bu aralar yine 5-10 gidiyor]. Ama Mart ortasında o havanın keyfini çıkarmak şöyle birşey: Hepimiz domatesi kıpkırmızı, yuvarlak ve ideal sertlikte severiz, di mi? Ama ya marketteki o mükemmel domatesin lab yapımı kimyasallar ve şırıngalarla yaratılmış bir teknolojik ürün olduğunu bilirseniz?
Bu tarihte yaz havası ancak yakında yasanacak çevre felaketlerini, olasi kasırgaları, atmosferdeki fazla karbonu düşündürüyor bana. Bu durumda Kyoto'da neler oluyor bakmanın zamanı.

Bu aralar kömürü öven ilanlar var metromuzda. Bol, ekonomik ve giderek daha temiz diyor ilanlar. Açıkça temiz diyemediği belli. Kömür endüstrisinin kanun koyuculara ve WAshington'un çeşitli lobi kuruluşlarına pazarlama çabaları. İlanlardan yola çıkıp biraz araştırdım. Sıfır karbon emisyonlu bir teknoloji geliştirmeye çalışıyor bush yönetimi, hidrojeni de kullanarak. 1 milyar dolarlık bir bütçesi var. Ama bush yonetiminin bir projesinin bu ülkenin büyük para babalarından başka birşeyin yararına olabileceğini düşünemiyorum. Zaten bir fosil yakıtın temiz alternatif olması mantıklı gelmiyor bana.
Projenin isminin Future Gen olduğunu, aynı ismin bu ülkenin çeşitli kiliselerin gençlere yönelik yıllık konvansiyonunun ismi olduğunu ilginç bir raslantı olarak notedeyim, isteyen komplo teorileri üretsin, bana düşmez.
Bu arada Kyoto Protokolü Rusya'nın da imzalamasıyla gerekli minimum orana ulaşılınca yürürlüğe girdi geçen yıl Şubat ayında. Kısaca, gelişmiş ülkelerin 2008-2012 arasında karbon emisyon seviyelerini 1990 değerlerinin %5 altına çekmeleri gerekiyor. İmzalamayan ülkelerin başında (söylemeye gerek var mı bilmiyorum) ABD, Avustralya, Hindistan, G.Kore geliyor. Çin imzalasa da Kyoto alternatifi pakta da katılarak gayet tutarli davranıyor.
Türkiye'yi merak edenlere söyleyeyim, imzalamadı ama 2004'te tanıdı anlaşmayı Türkiye. Ama açıkçası bizim bahanemiz var: OECD üyesi ülkeler gelişmiş ülkeler olarak görülüyor. Oysa OECD üyesi olsak da bizim durumumuz malum (gelişmişlik endeksinde 94. sıradayiz, bu başka bir yazı). O yuzden istisnai bir durumumuz var.
Henüz karbon emisyon seviyeleri ile ilgili dişe dokunur bilgi yok. Benim anladığım, o seviyeler tutturulmasa da yaklaşılmasının beklendiği. Ama asıl sorun da zaten: 1-bu seviyeler yeterli mi, 2-Kyoto'yu imzalamayan büyük ülkeler ne kadar zarar verecek?
Sonuç da böyle birşey oluyor:
<$BlSalı, Mart 21, 2006>
<$Bl

Bu sefer konumuz bir oğlan çocuğu. Ve sizi İspanya'dan alıp Kore'ye götüreceğim. Çocuk rahip yeşil çevrelediği bir dağ gölünün üzerindeki büyükçe bir sala kurulmuş olan küçük bir tapınakta yaşar. Yaşlı rahipten ve doğadan hayatı öğrenir. Otlar toplar, kayıkla gezer, göle işer. Bir balığa, bir kurbağaya ve bir yılana taşlari bağlayıp eğlendiği günün gecesinde kendisini izleyen yaşlı rahip sırtına büyük bir taş bağlar. Sabah ağlayıp şikayet edince yaşlı rahip o hayvanları bul, taşları çöz; dua et, yaşıyor olsunlar; yoksa o taşları yüreğinde taşıyacaksın, der. Balık bıraktığı yerde ölmüştür, kurbağa bir kaya çıkıntısının altında yaşamaktadır, yılan da öldürülmüştür. Çocuk rahip ağlar. Sesi tüm vadide (ve sinema salonlarında) çınlar.
Sonra oğlan büyür.

Sanırım resimleri filmi anlatıyor.

Şöyle hoş bir sitesi var filmin. Girin, ruhunuzu dinlendirin. Bırakın müziği çalsın arka planda.

posted by <$Blherdem taze<$Bl11:12 ÖÖ

<$BlPazartesi, Mart 13, 2006>
<$Bl

Ana yaklaşık 6 yaşında duruyor. Gördüğü derslere ve aklına bakılırsa 7-8 olmalı. Babası içine kapanık ve yaşlıcadır. Annesi babasıyla konuşmaz, uzaklardaki bir adamı sever. Kendisinden bir yaş büyük numaracı ablası Isabel'den ve seyrettiği Frankenstein'dan etkilenir. Ana saçları biraz daha kısa olsa veya arada elbise giymese oğlan çocuğuna benzer ama o dünyanın en güzel şeylerinden biridir.

O kadar ki çıkışta acaba şimdi kaç yaşındadır diye düşünürüm, filmin yaklaşık 20 yıllık olduğunu düşünerek (oysa film 33 yıllıkmış, Ana Torrent de Amenabar'ın Tez'indeki kız). Ana aynı zamanda filmin başlık tasarımcısı olarak geçer aşağıdaki resmi ile:

Aşağıdaki filmin sinema tarihine geçmiş sahnelerinden biri:

Resmi tersine çevirip bir de bu taraftan bakalım (biraz aklınızı karıştırayım):

İstanbul'dakiler, her zaman olduğu gibi şanslısınız. Arı Kovanının Ruhu ve yönetmeni Victor Erice'in diğer filmleri festivalde -eski bir film için ilginç raslantı.
<$BlCumartesi, Mart 11, 2006>
<$Bl
10 Mart Cuma. Washington'da hava sıcaklığı: 78 derece.
İki gün öncesine kadar sürekli soğuk giden bir kışımız vardı. Cumaysa evden çıkmadan baktım: şu anki hava sıcaklığı: 78. Ne nasıl? Benden farklı şekillerde ne nasıl diyenler için 78 F = 25.5 C.
Güneşli, ılık, hafif bir rüzgar. Dışarı çıkmanın zamanı. İyi hissetmenin. Sergüzeşt giyinmenin... kot üstüne bir t-shirt, bir gömlek, mümkünse içine sokulmasın. Yeni beklentiler, taze hisler, hafızaya kazınacak anlar. Parlak ışıkta herşey hoş görünür, kızların yüzlerine savrulan saçları gözüne çarpar. Bahar isimli kızların çağrıştırdığı hayata davetiyedir bahar. (Hayatının bir yerinden bir Bahar geçmeyen erkek de yoktur herhalde; en azından şöyle yan sınıftaki, nadiren teneffüslerde bakıştığınız kız).

Ama dertlerimi tek başına dindiriyor mu bahar? Bana özlediğim şeyleri mi getiriyor? Sevgi-ilgi-muhabbet... Çimlerde birileriyle uzanmak... ODTÜ tenis kortlarının yanında zaman öldürmek... Alıp başını bir yerlere gitmek... Alıp başını gitmek... Alıp başını...
Sonuçlara ulaşmayı sevmiyorum. Bazı şeyler nasıl baktığına bağlı. Pencereden gelen kuş cıvıltaları hoş. Ama anlayacak birine penceremden kuş cıvıltıları geliyor diyememek hiç hoş değil. Geçen gün okuduğum bir yazıda "kimse adil olacağını söylemedi" diyordu. Ama bu düşünce insanın iyi olmasına yetmiyor, hem zaten adil olmaması için de bir sebep göremiyorum.

[Dereceyi kıskananlara: Pazartesi 28 derece olması bekleniyor -Celcius-, yine bir rekor ama merak etmeyin, hemen bir gün sonra 13, sonraki gün de 9 dereceye düşüyor, burası gibi ani değişen hava da görmedim.]
Velhasıl, ben yine de gün olur alır başımı giderim. Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.

*: Ahmet Haşim
<$BlSalı, Mart 07, 2006>
<$Bl

Ne hoş, geçen Salı gecesi 1 civarı yazmaya başlamıştım yazıyı -hangi yazıyı diyenleri önce bir sonraki yazıya alalım-, araştırmalar dahil 2:30 civarı bitirip göndermiştim. İyi ki yapmışım yani.
Yalnız o yazıya daha iyi gidecek resimleri buraya koyayım (gerçi baskıda nasıl resimlerbastıklarını bilmiyorum hala). Bunu söyleme gereği duysam daha iyi olacakmış. Ama nasılsa bu sayfaya bakanlar Radikal'i alanlardan daha çok olduğundan kaybedilmiş bir şey yok.

Sanırım o dönemin bariz amatör resimleri, bastıkları Joey Cheek'in steril ve modern profesyonel spor dünyasından daha anlamlı.
<$Bl
Radikal İki, ikinci kere yazımı basmış.
Şeyedeyim:
Bir dirhem altın için
(soyadımı yanlış yazmışlar ama pek umursamadım, nasıl olsa ondan da başka yoktur, bundan da)
<$Bl

Aradan bir hafta geçti biliyorum ama olsun. İtalyanlar niye onları böyle sevdiğimi gösterdiler Olimpiyatlarda. Her zamanki gibi duygusaldılar. Buz pateninde kısa program sonucunda 1. ve iddialı duruma geçen çiftleri orijinal programda hata yapıp kadın düşünce program bitiminde selam vermeden pistin ortasında birbirlerine baktılar 30 sn. kadar. Sonra da bir gün hiç konuşmayıp serbest programa çıktılar. O iyi geçince sarılıp öpüştüler bitiminde. Duygudan anladıkları hırs olan Amerikalıların televizyonu çok alay edip Italian soap opera ilan etti bu durumu.
Bir başka duygusal sahne, sadece kendi seyircisi önünde Olimpiyatlar'da yarışmak için 3 yıl sonra spora dönen Silvia Montana'da yaşandı. 22. oldu kız ama programını bitirdiğinde sevinçten ağlıyordu.

Ama ben en çok İtalyanların kros kayak yarışlarına gösterdikleri ilgiden etkilendim. Takım bayrak yarışı yoğun bir tipi altında yapılıyordu ve tüm yarış boyunca pitin kenarları doluydu, hepsi de bağırıyordu. Toplam 40 km.lik yarış 3 Olimpiyattır Norveç'le İtalya arasında burun farkıyla bitmiş. [Heyecanlı videolarını ekleyeyim de sayfaya biraz heyecan gelsin: 98 Nagano (2 dk.), 2002 Salt Lake (7 dk.) -başlayınca sağa tıklayıp zoom: full screen yapın, sonucu görmeyin.]

Torino'da rahat kazandı İtalyanlar. Başka duygusal bir sahne de hem o yarışın hem de kayağın maratonu kabul edilen 50 km. krosun madalya töreninde yaşandı. Aşağıda en sağdaki Giorgio Centa onda da altını aldı, madalyasını da eski Olimpiyat şampiyonu, Olimpiyat Komitesi üyesi ablası verdi ikisinde de.
<$BlPazartesi, Mart 06, 2006>
<$Bl
Kibariye'nin cilalanmamiş bir resmini ararken karşıma Heidi çıktı (günümüzün Heidi'si Seda Sayan, Polyanna'sı Kibariye'ymiş habere göre). O yüzden benim gibi özleyenler için biraz Heidi... Haaydiii...

Heidi'nin köpeğinin ismini hatırlayana Alplerin doğal sütüyle yapılmış çikolata vericem. Söz. (Onu bilemezseniz bari Clara'nın bakıcısının adını bilin siz de).
<$BlCuma, Mart 03, 2006>